DOLAR
Alış: 45.59
Satış: 45.78
EURO
Alış: 53.08
Satış: 53.29
GBP
Alış: 61.41
Satış: 61.87
Lüks Düğünde Tabak Taşıyan Çocuk
- Yusuf’un “Siz benim annem misiniz?” sorusundan sonra salonda çıt çıkmadı. Kimse gülmedi. Kimse fısıldamadı. Sanki bütün yalı, Boğaz’ın üzerinde asılı kalmıştı. Gelin, yani Aslı, bir adım atmak istedi ama ayakları onu taşımadı. Damat hemen kolundan tutarak düşmesini engelledi. “Lüks bir düğünde tabak taşırken küçük bir çocuk başını kaldırdı ve olduğu yerde donup kaldı. Karşısındaki gelin, yıllardır öldü sandığı annesiydi. Ama damat gerçeği duyunca öyle bir karar verdi ki, bütün salon gözyaşlarına boğuldu.” Çocuğun adı Yusuf’tu. On yaşındaydı. Annesi yoktu. Babası yoktu. Daha doğrusu, ona hep böyle söylenmişti. Kendi hatırladığı bir şey yoktu. Çünkü henüz iki yaşına bile yaklaşmamışken İstanbul’da, Haliç kıyısına yakın eski bir alt geçidin altında yaşayan yaşlı bir adam tarafından bulunmuştu. Adamın adı Rıza’ydı. Mahalledekiler ona Rıza Dede derdi. Evi yoktu. Parası yoktu. Ailesi yoktu. Kışın kartonların altında uyur, yazın park banklarında sabahlardı. Ama kalbinin içinde hâlâ yumuşacık bir yer kalmıştı. O yağmurlu gecede dere taşmış, sokaklar çamura dönmüştü. Rıza Dede, sabaha karşı köprünün altındaki eşyalarını toplarken incecik bir ağlama sesi duymuştu. Önce kedi sandı. Sonra sesin insana ait olduğunu fark etti. Kıyıya yakın, devrilmiş plastik bir leğenin içinde küçücük bir çocuk vardı. Üzeri ıslanmış, dudakları morarmış, sesi ağlamaktan kısılmıştı. Konuşamıyordu. Zor yürüyordu. Ama hayata tutunmak ister gibi ağlıyordu. İncecik bileğine iki şey bağlıydı. Biri eskimiş, kırmızı ipten örülmüş bir bileklikti. Zamanla tüylenmiş, düğümü gevşemiş ama hâlâ kopmamıştı. Diğeri ise yağmurdan parçalanmak üzere olan küçük bir kâğıttı. Rıza Dede kâğıdı titreyen elleriyle açmıştı. Yazının çoğu akmıştı ama bir cümle hâlâ okunuyordu: “Ne olur, bu çocuğa iyi kalpli biri baksın. Adı Yusuf.” Rıza Dede o an uzun süre çocuğa bakmıştı. Kendi cebinde bir simit parası bile yoktu. Ama o çocuğu orada bırakamadı. Kucağına aldı. “Tamam küçük adam,” dedi. “Demek artık ikimiz varız.” Yusuf, köprü altlarında, semt pazarlarında, cami avlularında büyüdü. Kimi gün bayat ekmek yediler. Kimi gün bir lokantanın verdiği kalan çorbayla karın doyurdular. Kimi gün Rıza Dede topladığı plastik şişeleri satıp Yusuf’a süt aldı, kendisi aç yattı. Yusuf büyüdükçe annesini sormaya başladı. “Benim annem nasıl biriydi dede?” Rıza Dede her seferinde aynı cevabı verirdi: “Bilmem yavrum. Ama şunu bilirim; insan evladını kolay kolay bırakmaz. Bir gün anneni bulursan, önce dinle. Belki onun da yüreğinde kapanmayan bir yara vardır.” Yusuf bunu anlamazdı. Çünkü çocuk aklıyla tek bir şey bilirdi: Annesi onu bırakmıştı. Ama Rıza Dede hiçbir zaman annesine lanet okumasına izin vermedi. “Elinde olsa kalırdı belki,” derdi. “Hayat bazen insanı kendi canından koparır.” Yusuf annesinin yüzünü hiç bilmedi.
- Sadece üç şey hayal ederdi. Uzun siyah saçları olabilir miydi? Bileğindeki kırmızı ipin aynısından onda da var mıydı? Ve onu düşündüğünde içi gerçekten acıyor muydu? Rıza Dede’nin anlattığına göre, Yusuf bulunduğunda kâğıdın kenarında silik bir ruj izi vardı. Bir de bilekliğin düğümüne takılmış uzun siyah bir saç teli. Yusuf yıllarca bu küçük ayrıntılarla bir anne resmi kurdu kafasında. Bazen onu çok genç hayal etti. Bazen fakir. Bazen hasta. Bazen de ölmüş. Ama her gece uyumadan önce bileğindeki eski kırmızı ipe dokunurdu. Çünkü o, annesinden kaldığını bildiği tek şeydi. Yıllar böyle geçti. Sonra Rıza Dede hastalandı. Önce öksürük başladı. Sonra nefesi daraldı. Bir gün köprünün altında bayılıp kalınca mahalleden biri ambulans çağırdı. Rıza Dede’yi devlet hastanesine götürdüler. Yusuf hastane koridorunda küçücük elleriyle dua etti. Ama parasızlık insanı dua ederken bile utandırabiliyordu. İlaç gerekiyordu. Temiz kıyafet gerekiyordu. Yemek gerekiyordu. Yusuf o hafta daha çok mendil sattı, daha çok su taşıdı, daha çok insanın arkasından koştu. Bir gün öğleden sonra, Beşiktaş tarafında bir düğün hazırlığından bahseden iki kadının konuşmasını duydu. “Bu akşam Emirgan’daki yalıda yılın düğünü varmış.” “Duydum. Yemekler, orkestralar, her şey ayrı para. Sadece çiçeklere servet harcamışlar.” Yusuf’un karnı o sırada guruldamıştı. Öğlenden beri hiçbir şey yememişti. O düğüne davetli değildi. Oraya ait değildi. Ama açlık bazen insana cesaret verir. Akşamüstü yalıya giden servis araçlarının arkasından yürüdü. Kapıda durdu. İçeri giremedi tabii. Güvenlikler takım elbiseli, ciddi yüzlü adamlardı. Yusuf biraz kenarda bekledi. Sonra mutfak kapısının tarafına dolandı. Çöp poşetleri, tencereler, koşuşturan garsonlar, beyaz önlüklü aşçılar… Kalabalığın arasında kimse ona ilk anda dikkat etmedi. Bir kadın onu gördü. Kırklı yaşlarında, yorgun ama merhametli bakışlı bir mutfak görevlisiydi. “Sen ne arıyorsun burada çocuk?” Yusuf başını eğdi. “Açım abla. Bir şey varsa… artan…” Kadın etrafına baktı. Sonra hızlıca bir tabak hazırladı. İçine biraz pilav, biraz et, bir parça börek koydu. “Şuraya otur. Hızlı ye. Kimse görmesin.” Yusuf tabağı iki eliyle aldı. “Allah razı olsun.” Kadın iç çekti. “Az ye de miden bulanmasın. Çok açsan hızlı yeme.” Yusuf köşedeki sandalyeye oturdu. İlk lokmayı ağzına götürdüğünde gözleri doldu. Böyle yemekleri ancak vitrinlerden görmüştü. Sonra içeriden müzik yükseldi. Keman sesi. Hafif bir alkış. Gülüşmeler. Yusuf başını uzatıp salonu gördü. Masalar çiçeklerle doluydu. Avizeler ışıl ışıldı. Kadınların elbiseleri parlıyor, erkekler siyah takım elbiseleriyle birbirine benziyordu. Garsonlar sessizce tabak taşıyordu. Yusuf kendi eski pantolonuna, kirli ayakkabılarına baktı. İçinden bir soru geçti: “Annem böyle bir yerde yaşar mıydı? Yoksa benim gibi sokakta mı üşürdü?” Tam o sırada mikrofon sesi duyuldu. “Sayın misafirlerimiz… şimdi gelin ve damadı karşılıyoruz.” Salon bir anda hareketlendi. Müzik değişti. Herkes merdivenlere döndü. Yusuf da tabağını dizlerinin üzerinde tutarak baktı. Önce damat göründü. Uzun boylu, sakin yüzlü bir adamdı. Herkes ona saygıyla bakıyordu. Ardından gelin geldi. Yusuf’un elindeki çatal yere düştü. Kadın bembeyaz gelinliğin içinde merdivenlerden iniyordu. Uzun siyah saçları omuzlarına dalga dalga dökülmüştü. Yüzü güzeldi ama Yusuf’u durduran güzelliği değildi. Bileğiydi. Gelinliğin ince kolunun altından görünen bileğinde kırmızı ipten örülmüş eski bir bileklik vardı. Aynısı. Aynı renk. Aynı düğüm. Aynı yıpranmış ip. Yusuf’un nefesi kesildi. Kendi bileğine baktı. Sonra gelinin bileğine. Tekrar kendi bileğine. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki sanki bütün salon duyacak sandı. Ayağa kalktı. Dizleri titriyordu. Mutfak görevlisi uzaktan ona “otur” der gibi işaret etti ama Yusuf artık onu görmüyordu. Yavaşça kalabalığın arasına doğru yürüdü. Garsonlardan biri onu durdurmaya çalıştı. “Hey, sen nereye?” Ama Yusuf duymazdan geldi. Gelin ve damat salonun ortasına geldiği anda Yusuf onların karşısında durdu. Bütün bakışlar bir anda küçük çocuğa çevrildi. Gelin şaşkınlıkla ona baktı. Yusuf’un sesi titredi. “Hanımefendi…” Salon sessizleşti. Yusuf bileğini kaldırdı. “Bu bileklik…” Gelin’in yüzündeki renk bir anda değişti. Yusuf dudaklarını zor açtı. “Siz… siz benim annem misiniz?” Bütün salon buz kesti. Müzik sustu. Damat kaşlarını çattı. Gelin’in elindeki çiçekler titredi. Yusuf’un gözleri kadının gözlerine takıldı. Ve o anda gelinin dudaklarından tek bir kelime döküldü: “Yusuf…” Devam kancası O adı duyan herkes nefesini tuttu. Yusuf’un bacakları titriyordu. Çünkü o kadın yalnızca bilekliği tanımamıştı. Onun adını da biliyordu. Damat bir adım öne çıktı. “Aslı,” dedi, sesi sakin ama sertti. “Bu çocuk kim?” Gelin cevap vermeye çalıştı ama kelimeler boğazında düğümlendi. Yusuf, bileğindeki kırmızı ipi gösterdi. “Beni köprü altında bulmuşlar,” dedi. “Yanımda sadece bu vardı.” Gelin’in gözlerinden yaş aktı. Ve fısıltıyla söylediği cümle bütün salonun rengini değiştirdi: “Ben seni bırakmadım oğlum… seni benden aldılar.” Devamını okumak için tam hikâyeye geç; çünkü o düğünde ortaya çıkan gerçek, yalnızca bir annenin kayıp oğlunu değil, yıllardır saklanan bir aile suçunu da ortaya çıkaracaktı.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Benzer Galeriler
-
Yanlışlıkla kocamın telefonunu aldım ve kayınvalidemden gelen bir aramayı cevapladım.
-
Gece 3:00’te, kocamın metresi bana bir fotoğraf gönderdi…
-
“Yüksek sosyeteye ‘layık olmadığı’ gerekçesiyle ziyafet masasından kovulmuşken
-
Baba, üç oğluna 900.000 rupilik bir senet verdi
-
BU EVSİZ ADAM NEDEN OĞLUMUN EJDERHA KOLYESİNİ TAKIYOR?
-
Düğün gecesi, battaniyeyi kaldırdığımda gerçek beni ürpertti.


