DOLAR
Alış: 44.82
Satış: 45.00
EURO
Alış: 52.41
Satış: 52.62
GBP
Alış: 60.32
Satış: 60.77
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
24.04.2026
88 Görüntüleme
Büyük Fedakarlık ve Acı Gerçek
- Eşimi genç yaşta toprağa verdiğimde, o mezara gençliğimi, hayallerimi ve tüm umutlarımı da gömmüştüm aslında. Otuz iki yaşındaydım, kucağımda üç yaşında küçük oğlum, eteğime yapışmış yedi yaşında büyük oğlumla dımdızlak kalakalmıştım bu koca dünyada. Saçımı süpürge etmek lafı benim için bir deyim değil, hayatın ta kendisiydi. Tırnaklarımla kazıyarak, merdiven silerek, geceleri göz nuru döküp dikiş dikerek büyüttüm iki evladımı. Boğazımdan bir lokma sıcak et geçmedi belki yıllarca; yemedim yedirdim, giymedim giydirdim. İkisi de okudu, meslek sahibi oldu, yuvalarını kurdu. Ben de kendi halimde, rahmetli eşimden kalan bahçeli, iki göz ahşap evimde anılarımla baş başa yalnız yaşıyordum. Yaşım ilerleyip dizlerimde derman azalınca, kışın ocağı yakmak, çatı aktığında kiremitleri onarmak zor gelmeye başlamıştı. Bir gün büyük oğlum çıkageldi. “Anne,” dedi, “Ne işin var sobayla falan tek başına? Hastalanacaksın bu rutubetli evde. Sat burayı, gel yanımıza. Evimiz geniş, başımızın üstünde yerin var.” Canımdan kanımdan evladımdı, benim için saçını süpürge edeceği günlerin geldiğini düşünmüştüm. Nasıl güvenmezdim? Eşimin emaneti o küçük evi sattım, parasını da “Banka borçlarını kapatsınlar, rahat etsinler” diye son kuruşuna kadar ellerine saydım. Başta her şey fena değildi. Torunlarımla oynuyor, gelinime mutfakta yardım ediyor, kendi çapımda işe yaramaya çalışıyordum. Fakat aradan birkaç ay geçtikten sonra gelinim bana surat asmaya, evde gölgemden bile rahatsız olmaya başladı. Gözüme batan bakışları, iç çektikleri, kapıları sert kapatmaları gün geçtikçe artıyordu. Bir akşam yemeğinde, “Anne sen bundan sonra tependeki odanda ye,” dedi gelinim buz gibi bir sesle. “Çocuklar senin öksürüğünden iğreniyor, mideleri bulanıyormuş.” Tabak çanağımı, bardağımı bile ayırdılar. Sesimi çıkarmadım. “Aman evlatlarımın huzuru kaçmasın” diye boynumu büküp, o rutubetli çatı katına hapsettim kendimi. En çok da oğlumun susması, karısının her hakaretine göz yumması yakıyordu canımı. Bazen bana masanın ucundan öyle bir bakıyordu ki, bir anne değil, atılması gereken eski bir eşya, bir sığıntı olduğumu iliklerime kadar hissediyordum. Karanlık Yolculuk ve Kopan Son Bağ Geçen Salı günü hava buz gibiydi, gökyüzü kurşun rengiydi. Oğlum aniden odama girdi. Gözlerini kaçırarak, “Anne, kalk toparlan. Seni küçük kardeşime götüreceğim, biraz da orada kal. Bizimkiler bunaldı,” dedi. İtiraz etmeme, “Oğlum hava soğuk, kardeşim müsait mi?” diye sormama bile fırsat vermeden dolaptaki üç beş parça kıyafetimi iki siyah çöp poşetine tıktılar. Ne gelinim veda etti, ne torunlarım. Arabaya bindik. Yolda hiç konuşmadı, radyosunu açtı, dönüp yüzüme bir kez olsun bakmadı. Camdan dışarı akıp giden ağaçlara bakarken içimde tarif edilemez bir sıkıntı büyüyordu. Şehrin epey dışında, in cin top oynayan, etrafında tek bir ev bile olmayan ıssız bir otobüs durağında arabayı aniden durdurdu. “Anne sen in burada bekle,” dedi telaşlı bir sesle. “Benzin ibresi sıfırda, yolda kalmayalım. Şu ilerideki benzinlikten alıp hemen döneceğim.” İndim, siyah poşetlerimi de ayaklarımın dibine bıraktı. Gaza öyle bir bastı ki, tekerleklerin sıçrattığı çamurlu su mantoma sıçradı…
- Bekledim… Yarım saat, bir saat, iki saat geçti. Hava iyice karardı, dondurucu rüzgar esmeye, ince ince kar atıştırmaya başladı. Soğuktan dişlerim birbirine vuruyor, ayaklarımı hissetmiyordum. Ne gelen vardı ne giden. Gözlerim karanlığı delmeye çalışıyor, iki far ışığı görsem “Oğlum geldi” diye ayağa fırlıyordum ama geçen arabalar hızla uzaklaşıyordu. Titreyen, donmuş ellerimle çantamdan o eski tuşlu telefonumu çıkardım. Büyük oğlumu aradım; sürekli meşgule düşüyordu, beni engellemişti! Gözyaşları içinde, panik ve çaresizlikle küçük oğlumun numarasını tuşladım. Telefonu açar açmaz duyduklarım ise o dondurucu ayazdan daha çok üşüttü içimi. “Oğlum, abin beni bir durağa bıraktı, gelmedi. Donuyorum, kurban olayım gel al beni,” dedim hıçkırarak. Karşıdan gelen ses buz gibiydi, alaycıydı. “Anne,” dedi küçük oğlum ruhsuz bir tavırla, “Abim o evi sattığınız paranın tam yarısını geçen ay benim hesabıma gönderdi. Senin ömür boyu bakımını o üstlendi, anlaşmamız böyleydi, parasını da aldı. Benim karım da hamile zaten, yeni bebek bekliyoruz, evde sana ayıracak yerimiz falan yok. Lütfen beni bir daha arayıp durma, karımla huzurumu kaçırma. Başının çaresine bak.” Telefon “dıt dıt” sesleriyle suratıma kapandığında dizlerimin bağı çözüldü, olduğum yere, o buz tutmuş betonun üzerine yığılıp kaldım. İki evladım, canımdan kopardığım iki parça, beni birkaç yüz bin lira için aralarında pay etmiş, sonra da bu ıssız dağ başında ölüme terk etmişlerdi. Kış Gecesinde Gelen Merhamet O gece o durakta ne kadar ağladım, ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Gözyaşlarım yanaklarımda donmuştu. “Allah’ım,” diye yalvardım gökyüzüne bakarak, “Beni bu gece burada canımdan et, sabahı gösterme bana. Evlat acısını, bu ihaneti yaşatma daha fazla.” Çöp poşetlerime sarıldım, gözlerimi kapattım. Bedenim yavaş yavaş uyuşuyor, tatlı bir uyku bastırıyordu. Donarak ölmenin o huzurlu aşamasına geçiyordum galiba. Tam bilincimi kaybetmek üzereyken gözlerimi kamaştıran mavi-kırmızı ışıklar gördüm. Bir jandarma devriye aracı önümde durdu. Gencecik bir asker koşarak yanıma geldi, “Teyzem, ne işin var bu saatte burada, donacaksın!” diyerek kalın parkasını omuzlarıma sardı. Beni o sıcak arabanın içine soktuklarında, ellerime bir bardak sıcak çay tutuşturduklarında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Karakolda ifadem alınırken her şeyi anlattım ama iki oğlumdan da şikayetçi olmadım. “Sildim onları defterden,” dedim komutana, “Benim artık evladım yok.” İlahi Adalet ve Yeni Bir Hayat Jandarmanın yardımıyla devletin şefkatli kollarına, bir huzurevine yerleştirildim. İlk aylar duvarlara bakıp ağlamakla geçti. Ama zamanla buradaki kader arkadaşlarımla yaralarımızı sardık. Evlatlarından darbe yemiş, sokağa atılmış ne çok benim gibi anne-baba varmış meğer… Burada birbirimize aile olduk, yeni bir yuva kurduk. Çiçekler diktik bahçeye, örgüler ördük, akşamları çay eşliğinde dertleştik. Aradan tam üç yıl geçti. Bir bahar sabahı, huzurevinin müdiresi beni odasına çağırdı. “Seni ziyarete geldiler Havva Teyze,” dedi. Kapıda, üstü başı dökülen, saçları darmadağın olmuş, omuzları çökmüş bir adam duruyordu. Büyük oğlumdu. Benim parasını verdiğim evde lüks içinde yaşarken, arkadaş sandığı kişilerle girdiği bir ticarette tüm varlığını kaybetmiş. Gelinim olacak o kadın da elde avuçta ne varsa toplayıp, çocukları da alıp annesinin evine dönmüş. Sokakta kalmış. Gözyaşları içinde dizlerime kapandı. “Anne,” dedi, hıçkırıklara boğularak. “Anne ne olursun affet beni. Ne olursun… Anladım hatamı, cezamı buldum. Hadi gel çıkalım buradan, ben sana bakarım, çalışırım, kölen olurum.” Ellerini yavaşça dizlerimden çektim. İçimde ne bir öfke, ne bir kin, ne de bir sevgi kalmıştı. Sadece derin bir boşluk hissi vardı. “Benim,” dedim sakin bir sesle, “Soğuk bir kış gecesi, o ıssız otobüs durağında donarak ölen bir kalbim var artık. Ve o kalpte senin yerin yok. Sen anneyi o durakta bıraktın oğlum. Şimdi git… Benim ailem artık burada.” Arkamı döndüm, koridorda yavaş adımlarla yürürken onun arkamdan yükselen hıçkırıklarını duyuyordum. Ama bir kez bile dönüp arkama bakmadım. Çünkü biliyordum; kırılan bir vazo yapışsa da, su tutmuyordu artık. Benim suyum da, o durakta buz tutup çoktan kırılmıştı.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


