DOLAR
Alış: 44.82
Satış: 45.00
EURO
Alış: 52.41
Satış: 52.62
GBP
Alış: 60.32
Satış: 60.77
Büyük Fedakarlık ve Acı Gerçek
Eşimi genç yaşta toprağa verdiğimde, o mezara gençliğimi, hayallerimi ve tüm umutlarımı da gömmüştüm aslında. Otuz iki yaşındaydım, kucağımda üç yaşında küçük oğlum, eteğime yapışmış yedi yaşında büyük oğlumla dımdızlak kalakalmıştım bu koca dünyada. Saçımı süpürge etmek lafı benim için bir deyim değil, hayatın ta kendisiydi. Tırnaklarımla kazıyarak, merdiven silerek, geceleri göz nuru döküp dikiş dikerek büyüttüm iki evladımı. Boğazımdan bir lokma sıcak et geçmedi belki yıllarca; yemedim yedirdim, giymedim giydirdim. İkisi de okudu, meslek sahibi oldu, yuvalarını kurdu. Ben de kendi halimde, rahmetli eşimden kalan bahçeli, iki göz ahşap evimde anılarımla baş başa yalnız yaşıyordum.
Yaşım ilerleyip dizlerimde derman azalınca, kışın ocağı yakmak, çatı aktığında kiremitleri onarmak zor gelmeye başlamıştı. Bir gün büyük oğlum çıkageldi. “Anne,” dedi, “Ne işin var sobayla falan tek başına? Hastalanacaksın bu rutubetli evde. Sat burayı, gel yanımıza. Evimiz geniş, başımızın üstünde yerin var.” Canımdan kanımdan evladımdı, benim için saçını süpürge edeceği günlerin geldiğini düşünmüştüm. Nasıl güvenmezdim? Eşimin emaneti o küçük evi sattım, parasını da “Banka borçlarını kapatsınlar, rahat etsinler” diye son kuruşuna kadar ellerine saydım.
Başta her şey fena değildi. Torunlarımla oynuyor, gelinime mutfakta yardım ediyor, kendi çapımda işe yaramaya çalışıyordum. Fakat aradan birkaç ay geçtikten sonra gelinim bana surat asmaya, evde gölgemden bile rahatsız olmaya başladı. Gözüme batan bakışları, iç çektikleri, kapıları sert kapatmaları gün geçtikçe artıyordu. Bir akşam yemeğinde, “Anne sen bundan sonra tependeki odanda ye,” dedi gelinim buz gibi bir sesle. “Çocuklar senin öksürüğünden iğreniyor, mideleri bulanıyormuş.” Tabak çanağımı, bardağımı bile ayırdılar. Sesimi çıkarmadım. “Aman evlatlarımın huzuru kaçmasın” diye boynumu büküp, o rutubetli çatı katına hapsettim kendimi. En çok da oğlumun susması, karısının her hakaretine göz yumması yakıyordu canımı. Bazen bana masanın ucundan öyle bir bakıyordu ki, bir anne değil, atılması gereken eski bir eşya, bir sığıntı olduğumu iliklerime kadar hissediyordum.
Karanlık Yolculuk ve Kopan Son Bağ
Geçen Salı günü hava buz gibiydi, gökyüzü kurşun rengiydi. Oğlum aniden odama girdi. Gözlerini kaçırarak, “Anne, kalk toparlan. Seni küçük kardeşime götüreceğim, biraz da orada kal. Bizimkiler bunaldı,” dedi. İtiraz etmeme, “Oğlum hava soğuk, kardeşim müsait mi?” diye sormama bile fırsat vermeden dolaptaki üç beş parça kıyafetimi iki siyah çöp poşetine tıktılar. Ne gelinim veda etti, ne torunlarım.
Arabaya bindik. Yolda hiç konuşmadı, radyosunu açtı, dönüp yüzüme bir kez olsun bakmadı. Camdan dışarı akıp giden ağaçlara bakarken içimde tarif edilemez bir sıkıntı büyüyordu. Şehrin epey dışında, in cin top oynayan, etrafında tek bir ev bile olmayan ıssız bir otobüs durağında arabayı aniden durdurdu. “Anne sen in burada bekle,” dedi telaşlı bir sesle. “Benzin ibresi sıfırda, yolda kalmayalım. Şu ilerideki benzinlikten alıp hemen döneceğim.” İndim, siyah poşetlerimi de ayaklarımın dibine bıraktı. Gaza öyle bir bastı ki, tekerleklerin sıçrattığı çamurlu su mantoma sıçradı…
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
