DOLAR
Alış: 46.05
Satış: 46.23
EURO
Alış: 53.30
Satış: 53.51
GBP
Alış: 61.65
Satış: 62.10
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
6.06.2026
3135 Görüntüleme
Bir süpermarket rafında PIRLANTA BİR YÜZÜK buldum
- Dört çocuklu dul bir baba, market reyonunda pırlanta bir yüzük bulduğunda kendisine hiçbir maliyeti olmayan ama karşı taraf için dünyalar demek olan bir seçim yapar. Ardından gelenler; mücadelenin eksik olmadığı bu dünyada dürüstlüğün hâlâ önemli olduğuna dair sessiz ve güçlü bir hatırlatmadır. Bazen hayat, karşılığını en beklenmedik şekilde verir. Süreç, kapının çalması ve siyah bir Mercedes’in yanında duran takım elbiseli bir adamla başladı. O sabah bir yandan beslenme çantalarını hazırlıyor, diğer yandan mutfak lavabosundaki tıkanıklığı açmaya çalışıyordum. Elif kaybolan oyuncak ayısı için ağlıyor, Leyla yamuk olan örgüsü yüzünden huysuzluk ediyordu. Mert ise köpeğimiz için yere akçaağaç şurubu döküyordu. Yani hayır, olağanüstü bir şey beklemiyordum. Adım Lütfü, 42 yaşındayım. Dul ve yorgun bir dört çocuk babasıyım. İki yıl önce, en küçüğümüz Elif doğduktan hemen sonra, eşim Emel’e kanser teşhisi konuldu. İlk başta sadece yorgunluk sanmıştık; hani bebek nihayet gece boyu uyumaya başladığında altı ay sonra anlatıp güleceğiniz türden bir yorgunluk. Ama öyle değildi. Hastalık agresif, ilerlemiş ve acımasızdı. Bir yıldan kısa bir sürede Emel aramızdan ayrıldı. Şimdi sadece ben ve çocuklar varız; Nuh dokuz, Leyla yedi, Mert beş ve küçük Elif iki yaşında. Bir depoda tam zamanlı çalışıyorum; geceleri ve hafta sonları ise elimden ne gelirse yapıyorum: beyaz eşya tamiri, mobilya taşıma, duvar yamama… Yeter ki elektrikler kesilmesin, su akmaya devam etsin. Ev eski ve bunu belli ediyor. Yağmur yağınca çatı akıtıyor, kurutma makinesi ise ancak iki kez tekmeleyince çalışıyor. Minibüsümüz her hafta yeni bir tıkırtı çıkarmaya başladı ve her seferinde, altından kalkamayacağım bir masraf olmasın diye içimden dua ediyorum. Ama çocukların karnı tok, güvendeler ve sevildiklerini biliyorlar. Umursadığım tek şey de bu. O Perşembe öğleden sonra çocukları okuldan ve kreşten aldım, markete kısa bir uğradık. Süt, mısır gevreği, elma ve bebek bezine ihtiyacımız vardı. Fıstık ezmesi ve brokoli de almayı umuyordum ama alışık olduğumuz bütçe stresi, yanımızda fazladan bir yolcu gibi bizimle gelmişti. Mert bir şekilde kendisini market arabasının alt rafına sıkıştırmış, bir yarış spikeri gibi her şeyi anlatıyordu. Leyla, sanki birdenbire gastronomi diploması almış gibi hangi ekmeklerin “yeterince çıtır” olduğu konusunda tartışıp duruyordu. Nuh, bir reyon dolusu enerji barını devirdi ve gayet rahat bir şekilde uzaklaşmadan önce “pardon” diye mırıldandı. Benim küçük yaramazım Elif ise arabanın ön koltuğunda oturmuş, döne döne çocuk şarkıları söylüyor, nereden geldiği belirsiz bir bisküvinin kırıntıları tişörtüne dökülüyordu. “Çocuklar,” diye iç çektim, arabayı tek elle sürmeye çalışırken. “Lütfen daha önce toplum içine çıkmışız gibi davranabilir miyiz?” “Ama baba, Mert market arabası ejderhası olduğunu söyledi!” diye bağırdı Leyla, kardeşi adına alınarak. Onları elmalara doğru yönlendirirken, “Ejderhalar meyve reyonunda bağırmaz tatlım,” dedim. İşte o an gördüm. İki ezik elmanın arasına sıkışmış, altın renginde parlayan bir şey vardı. Duraksadım. İlk düşüncem, çocukların otomatlarda kaybettiği plastik oyuncak yüzüklerden biri olduğuydu. Ama elime aldığımda ağırlığı beni kendime getirdi. Masifti; gerçekti. Manav reyonunda öylece dururken bulabileceğiniz türden olmayan, pırlanta bir yüzüktü bu. Parmaklarım içgüdüsel olarak üzerine kapandı. Etrafıma bakındım. Bizden başka reyon boştu. Kimse onu arıyor gibi görünmüyordu ve panikle seslenen kimse yoktu. Bir an tereddüt ettim. Bu yüzük ne kadar ederdi? Neleri karşılardı? Frenleri mi? Kurutma makinesini mi? Gelecek birkaç ayın mutfak masrafını mı? Nuh’un diş tellerini mi? Liste kafamda uzayıp gitti. “Babacığım bak! Bu elma hem kırmızı, hem yeşil hem de altın sarısı!” diye heyecanla çığlık attı Leyla. “Bu nasıl mümkün olabilir?” Çocuklarıma baktım; bakışlarım Elif’in yapış yapış olmuş saç örgülerinde ve bütün hafta gördüğüm o en gururlu gülümsemede asılı kaldı. Ve aniden anladım. Bu yüzüğü tutmak bana yakışmazdı. Bunu bir saniyeden fazla bile aklından geçirecek bir adam olamazdım. Özellikle de o izlerken; dördü birden beni izlerken. Yakalanmaktan korktuğum için değildi. Yasadışı olduğu için de değildi; bir gün Elif büyüdüğünde nasıl bir insan olması gerektiğini sorduğunda, ona sadece kelimelerimle değil, hayatımla cevap vermem gerektiği içindi. Kasaya doğru giderken danışmaya bırakmak niyetiyle yüzüğü nazikçe ceketimin cebine kaydırdım. Ama daha bir adım atmadan, reyonun diğer ucundan bir ses yükseldi. “Lütfen… lütfen, burada olmalı…” Arkama döndüm. Yaşlı bir kadın köşeden belirdi; hareketleri kesik kesik, neredeyse çılgınca idi. Saçları tokasından kurtulmuş, hırkası bir omzundan kaymıştı. Çantasının içindekiler —peçeteler, gözlük kılıfı, losyon şişesi— kenarlardan dökülüyordu…
- Gözleri fal taşı gibi açılmış, kan çanağına dönmüştü; kayıp bir çocuğu arar gibi yerdeki karoların üzerinde geziniyordu. Kendi kendine ve evrene karşı, “Aman Tanrım, lütfen bugün olmasın,” diye mırıldandı. “Yardım et bana, lütfen.” Ona doğru bir adım attım. “Hanımefendi?” diye sordum nazikçe. “İyi misiniz? Bir şeye ihtiyacınız var mı? Bir şey mi arıyorsunuz?” Durdu. Gözleri benimkilerle kilitlendi, sonra cebimden çıkardığım ve avcumda tuttuğum yüzüğe düştü. Nefesi kesildi; bu ses beni derinden etkiledi. İnsanların sevdikleri bir şey sonsuza dek kaybolmanın eşiğinden geri döndüğünde çıkardıkları o sesti. “Bu yüzüğü bana eşim vermişti,” diye fısıldadı, sesindeki o ağır yükle çatallanarak. “50. evlilik yıl dönümümüzde. Üç yıl önce vefat etti. Onu her gün takarım. O… ondan geriye kalan tek şey bu.” Yüzüğe uzanırken elleri titriyordu. Ama bir an duraksadı, sanki gerçek olduğundan emin olamıyor gibiydi. “Düştüğünü hissetmedim bile,” dedi güçlükle yutkunarak. “Otoparka gidene kadar fark etmedim. Attığım her adımı geri takip ediyordum.” Nihayet yüzüğü benden aldığında, sanki kalbine gömmek ister gibi göğsüne bastırdı. Omuzları sarsıldı ama kesik bir “Teşekkür ederim” demeyi başardı. “Geri aldığınıza sevindim efendim,” dedim. “Hayatınızın aşkını kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu biliyorum.” “Bu farklı bir acı evladım,” dedi yavaşça başını sallayarak. “Bunun benim için ne ifade ettiğini bilemezsin. Teşekkür ederim.” Arkamda alışılmadık bir şekilde sessizleşen çocuklara baktı. Çocuklar, bazen büyük bir şeyin yaşandığını hissettiklerinde yaptıkları gibi —kocaman açılmış gözlerle, hareketsiz ve saygıyla— onu izliyorlardı. Sesi şimdi daha yumuşaktı: “Bunlar senin çocukların mı?” “Evet, dördü de benim,” dedim. “Çok güzeller,” dedi. “Sevgiyle büyütüldükleri belli oluyor.” Leyla’nın Elif’e uzanıp elini öptüğünü ve onu güldürdüğünü izledik. Nuh ve Mert de onu eğlendirmek için dinozor sesleri çıkarıyorlardı. Yaşlı kadın, destek almak için değil, bir bağ kurmak için elini kısa bir an ön koluma koydu. “Adın ne senin, güzel evladım?” diye sordu. “Lütfü,” dedim sadece. Sanki hafızasına kazıyormuş gibi yavaşça başını salladı. “Lütfü… teşekkür ederim.” Ve sonra yumruğunu sıkıca kapattığı yüzüğüyle yavaşça döndü ve köşede gözden kayboldu. Alışverişimizi ödedik —o ay hesabımda kalan son 1500 liranın her kuruşunu kullanarak— ve eve döndük. Gerçekten bunun son olduğunu sanmıştım. Ama sonu değildi, yakınına bile yaklaşmamıştı. Ertesi sabah dökülen mısır gevrekleri, kaybolan tokalar ve birbirine karışmış saçların oluşturduğu o alışıldık senfoninin içindeydik. Mert ödevinin üzerine portakal suyu döktü. Elif meyvelerini parmaklarının arasında ezerek yeme konusunda ısrar ediyordu. Nuh beyzbol eldivenini bulamıyordu ve Leyla örgüsü “topaklı ve üzgün” göründüğü için ağlamanın eşiğindeydi. Sandviçleri hazırlıyor ve Mert’e öğle yemeğini yemeden önce ellerini yıkamasını hatırlatıyorken kapı çalındı. Sıradan bir vuruş değildi. Sert ve kararlıydı. Dört çocuk da o kaosun ortasında donup kaldı. “Umarım babaannem değildir,” dedi Nuh, yüzünü ekşiterek. “Babaanneni beklemiyoruz,” dedim eğlenerek. “Elif’e mukayyet olun, tamam mı? Hemen dönerim.” Ellerimi kuruladım ve bir paket ya da belki bir komşudur diye ön kapıya yöneldim. İkisi de değildi. Kömür rengi paltosuyla uzun boylu bir adam kapı eşiğinde duruyordu; rüzgara rağmen oldukça vakur görünüyordu. Arkasında, çatlak kaldırımlarımıza hiç ait değilmiş gibi görünen siyah bir Mercedes çalışır vaziyette bekliyordu. “Lütfü Bey?” dedi, yüzünde hafif bir merakla. “Evet, buyurun?” Elini uzattı. “Ben Anıl,” diyerek gülümsedi. “Dün annem Müzeyyen Hanım ile markette karşılaşmışsınız. Bana olanları anlattı.” “Evet… Yüzüğünü buldu.” Yavaşça başımı salladım. “Bulduğuna sevindim. Kendi evlilik yüzüğümü kaybetsem dünyam yıkılırdı. Eşim vefat etti… ve ben… annenizin yüzüğünü bulmasına çok sevindim.” “Sadece bulmadı Lütfü Bey,” dedi Anıl. “Siz onu geri verdiniz. Hem de annemin ruhsal olarak çözülmeye başladığı bir dönemde yaptınız bunu. Babam vefat ettiğinden beri annem rutinlerle ayakta kalmaya çalışıyor. Babam sanki giyecekmiş gibi onun çamaşırlarını yıkayıp katlıyor. Her sabah iki fincan kahve demliyor. O yüzük, babamın ona verdiği son hediyeydi. Onu her gün takıyor; onu kaybetmek mi? Bu onu neredeyse mahvedecekti.” Sesi titremiyordu ama kelimelerinin arkasında çok sıkı tutulan bir şeyler olduğu belliydi. “Adınızı unutmamış,” diye ekledi. “Market müdürüne sizi tanıyıp tanımadığını sormuş.” “O da tanıyor muydu?” diye sordum. Anıl gülümseyerek başını salladı. “Sık sık uğradığınızı söylemiş. Kızınızın kıkırdamasından bahsetmiş. O kıkırdamanın mısır gevreği reyonunda insanların başını döndürdüğünü ve markete neşe kattığını anlatmış. Annem kameraları sordu, benim de teknoloji sektöründe bir arkadaşım var. Daha önce aldığınız o park cezası sayesinde adresinizi bulmak pek uzun sürmedi.” Beni geçip kapının yanındaki sırt çantalarına, o sırada görüş alanına giren Elif’e baktı; Elif’in bukleleri dağılmış, yüzünde ezilmiş meyve lekesi vardı. Arkamdaki manzara saf bir aile kaosuydu — dağınık, gürültülü ve tamamen canlı. “Görüyorum ki elleriniz bir hayli dolu,” diye sırıttı. “Her Allah’ın günü,” dedim, mahcup olmaktan çok yorgun bir gülümsemeyle. “Annem bunu size vermemi istedi Lütfü Bey.” Ceketinin içinden bir zarf çıkardı. “Bakın,” dedim ellerimi kaldırarak. “Yüzüğü bir ödül için geri vermedim Anıl Bey. Aslında bir anlığına onu satmayı düşündüm —sadece bir saniye için. Ama sonra beni izleyen dört çift gözün olduğunu hatırladım. Zaten danışmaya bırakacaktım.” “Lütfü Bey, annem dedi ki; eşiniz, olduğunuz adamla ne kadar gurur duysa azdır,” diye devam etti Anıl, sanki benim yüzüğü çalma düşüncemden bahsettiğimi hiç duymamış gibi. Ama bu sözleri göğsüme yediğim bir yumruk gibi hissettim. Yutkundum ama bir şey söyleyemedim. Anıl geri çekildi, hâlâ koridordan izleyen çocuklara bir selam verdi, sonra dönüp arabasına doğru yürüdü. Şoför kapısına ulaştığında durdu ve bana geri baktı. “Onunla ne yapmayı seçerseniz seçin,” dedi nazikçe, “sadece bilin ki… bu çok şey ifade etti.” Sonra kapıyı açtı, içeri girdi ve uzaklaştı. Mercedes; çatlak kaldırımların ve pırpır eden kapı ışıklarının olduğu mahallemizden, ait olmadığı bir yer gibi süzülüp gitti. Zarfı hemen açmadım. Çocukları bırakana kadar ve o nadir beş dakikalık sessizliği bulana kadar bekledim. Elif’in kreşinin önünde park halindeyken, ellerim hâlâ Leyla’nın kahvaltılık simidinden kalan unlarla tozlu bir halde sürücü koltuğunda oturdum. Zarfın kapağını açtığımda Müzeyyen Hanım’ın el yazısıyla bir teşekkür kartı bekliyordum. Bunun yerine, içinde tam 1.500.000 liralık (50 bin dolar karşılığı) bir çek vardı. Sıfırları bir kez, sonra bir kez daha sayarak ona bakakaldım. Ellerim titriyordu. Çekin arkasında küçük, katlanmış bir not vardı: “Dürüstlüğünüz ve nezaketiniz için. Anneme iyi insanların hâlâ var olduğunu hatırlattığınız için. Anneme kayıplardan sonra da hayatın ve umudun devam ettiğini hatırlattığınız için… Bunu ailen için kullan, Lütfü. —Anıl.” Öne eğildim ve alnımı direksiyona yasladım, gözlerim yanıyordu. Uzun zamandır ilk kez, kendime sadece nefes alma izni verdim. Bir hafta sonra minibüsün frenleri nihayet yapıldı. Elif’in yeni nevresimleri vardı; yumuşacık ve tertemiz, çocuk doktorunun egzamasına iyi geleceğini söylediği türden. Buzdolabı doluydu —yıllardır birlikte yaşadığım o arka plandaki endişeyi susturacak kadar dolu. O Cuma gecesi pizza söyledim. Leyla diliminden bir ısırık aldı ve sanki daha önce hiç erimiş peynir tatmamış gibi nefesi kesildi. “Bu hayatımın en lüks gecesi,” diye ilan etti. “Böyle daha çok gecemiz olacak bebeğim,” diye güldüm, başından öperek. “Söz veriyorum.” Daha sonra eski bir kavanoz ve el işi kağıtlarından bir tatil kumbarası yaptık. Nuh bir lunapark treni çizdi. Leyla bir göl resmi yaptı. Mert bir roket çizdi. Elif mi? Sadece mor bir karalama. Ama bence o neşeyi kastetmişti. “Şimdi zengin miyiz?” diye sordu Mert. “Zengin değiliz ama güvendeyiz,” dedim. “Artık daha fazla şey yapabiliriz.” Başını salladı ve bana gülümsedi. Konuşmadım. Sadece hepsini —çocuklarımın her birini— kendime çektim ve onlara sıkıca sarıldım. Çünkü bazen hayat, dayanabileceğinizi düşündüğünüzden daha fazlasını alır götürür. Sizi kemiklerinize kadar soyar. Ama bazen, hiç beklemediğiniz anda bir şeyi geri verir. Hâlâ umut ettiğinizin farkında bile olmadığınız o şeyi.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


