DOLAR
Alış: 45.83
Satış: 46.02
EURO
Alış: 53.23
Satış: 53.45
GBP
Alış: 61.54
Satış: 62.00
Kocam, “aşkımızın bir göstergesi” diyerek evimizi kendi üzerine geçirmemi istedi.
- PARÇA 1 “Şu saf, kilo almış kadın midemi bulandırıyor… ama onun evi tüm evliliğimden daha değerli.” Bu cümleyi koridordan duyduğumda, sanki kendi evimin zemini ayaklarımın altından çekildi. Ben Elif Yılmaz, 36 yaşındayım ve yaklaşık on bir yıldır kocam Emre’nin hayatımın sonuna kadar birlikte yaşlanacağım insan olduğuna inanıyordum. İstanbul Kadıköy’de, eski bir mahallede yaşıyorduk; kalın duvarlı, küçük avlulu, yazları begonvillerle dolup taşan ve sabahları taze çay kokan bir evdi. O ev sadece bir mülk değildi: annemle babamdan bana kalan tek mirastı. Onlar bütün hayatlarını o evi koruyarak geçirmişti. Annem hep “Ev dediğin beton değil, içinde biriken hatıralardır” derdi. Babam ise daha sertti: “Elif, bu ev senindir. Kimse sana bunu suç gibi hissettiremez.” O zamanlar neden bu kadar ısrar ettiğini anlamamıştım… ta ki o güne kadar. Emre o evi seviyormuş gibi konuşurdu. “Tadilat yaparız, mutfağı büyütürüz, arka odayı çalışma odası yaparım” derdi. Ben de her seferinde inanırdım. Onun benimle hayal kurduğunu sanıyordum, bana karşı plan yaptığını değil. Kayınvalidem Ayşe Hanım ise beni hiç sevmezdi. Emre’nin yanında “kızım” diye hitap eder, poğaça getirir, halimi hatırımı sorar gibi yapardı. Ama Emre yokken sesi değişirdi. “Kadın dediğin biraz kendine bakmalı.” “Sonra erkekler başka yerlere kayar.” “Emre her zaman fazla iyi bir çocuktu…” Sessiz kalırdım. Sevgi diye, huzur bozulmasın diye, eşimi annesiyle aramda seçime zorlamamak için. Ne kadar da körmüşüm. O öğleden sonra işe gitmeyip erken dönmüştüm. Başım ağrıyordu. Sessizce eve girdim, çantamı koltuğa bıraktım ve mutfağa su içmek için yöneldim. Tam o sırada Emre’nin sesi geldi. Benimle konuştuğu gibi değildi. Sert, sabırsız, hatta soğuktu. Duvarın arkasında durdum. — Hayır anne, henüz hiçbir şeyi imzalatmadı — dedi. — Güveniyor bana. Evi güvenlik için ortak yaptığımızı sanıyor. Boğazım kurudu. Telefondan Ayşe Hanım’ın sesi net geliyordu. — Acele et Emre. O ev tek başına bir kadın için fazla. Aşk gibi göster, imzalatsın. Sonra halledersin. Parmaklarım kapının pervazına kilitlendi. İçeri girip bağırmak istedim. Ama sonra Emre’nin söylediği cümle geldi. — Şu saf, kilo almış kadın midemi bulandırıyor… ama onun evi tüm evliliğimden daha değerli. Ne ağladım ne de hareket edebildim. Sanki bedenim, hissetmeden önce hayatta kalmayı seçmişti. Emre güldü. Benim Emre’m. Sabahları alnıma öpücük konduran adam. “Hayatım” diyen adam. Her yıl dönümünde “sensiz bir hiçim” diye fısıldayan adam. — Ben onu çözerim — dedi. — Elif hâlâ beni kusursuz sanıyor. Birkaç romantik akşam yemeğiyle imzalatırım. Ayşe Hanım’ın sesi soğuktu: — Zaten çok zaman kaybettin onunla. O an bunun bir evlilik sorunu olmadığını anladım. Bu planlı bir ihanetti. Kocam ve annesi, annemle babamın bana bıraktığı evi, geçmişimi, güvenimi ve beni elimden almayı planlıyordu. Sessizce yatak odasına gittim. Kapıyı kapattım, yatağa oturdum ve ellerimin titremesini izledim. Aşağıda Emre hâlâ benim hakkımda konuşuyordu. O gece yatağa geldi, hiçbir şey olmamış gibi arkamdan sarıldı. — Sen hayatımda olan en iyi şeysin — diye fısıldadı. İlk kez bu cümle içimi acıtmadı. Midemi bulandırdı. Hareketsiz kaldım, uyuyor gibi yaptım. Ama içimde bir şey öldü. Ve başka bir şey doğdu. Soğuk. Net. Kendini savunmayı öğrenen bir şey. Sabah Emre duşa girince çalışma odasındaki küçük kasayı açtım. Tapular, banka hesapları, miras belgeleri… hepsi benim adıma kayıtlıydı. Babam beni korumuştu, ben farkında bile değilken. Belgeleri çantama koydum. Ağlayarak savaşmayacaktım. Akıllıca savaşacaktım. Duştan su sesi gelirken şunu fark ettim: Emre, “saf” dediği kadının artık uyandığını henüz bilmiyordu. Ve ben, neler olacağını hayal bile edemiyordum… PARÇA 2 Evden çıktım… ama bu kez içimde tuhaf bir sakinlik vardı. Öyle bir sakinlik ki, ben bile kendimi tanıyamıyordum. Emre ne sordu nereye gittiğimi, ne de şüphelendi. Zaten bana o kadar güveniyordu ki… hâlâ itaatkâr, sessiz, her şeye katlanan eşi olduğumu sanıyordu. Onun bu kör güveni, yaptığı ilk hataydı. Doğrudan Kadıköy’de, babamın eski dostu olan avukat ve noter Kemal Bey’in ofisine gittim. Del Valle’deki o eski ofise benzer şekilde, eski mobilyalar, sararmış dosyalar ve ağır bir kâğıt kokusu vardı. İçeri girdiğimde yüzüm solgun, çantam göğsüme yapışmıştı. O bile gereksiz soru sormadı. — Ne oldu Elif? — dedi. Belgeleri masaya koydum. — Bunu korumam lazım. Bugün. Ona her şeyi anlattım. Ağlamadım. Abartmadım. Sadece duyduğum cümleleri tek tek söyledim. Dinledikten sonra gözlüğünü çıkardı, derin bir nefes aldı ve beni ayakta tutan cümleyi söyledi: — Baban çok doğru yapmış. Bu ev üzerinde Emre’nin hiçbir hakkı yok. O an ilk kez gerçekten nefes alabildiğimi hissettim. Tapular, banka kayıtları, miras belgeleri… hepsi kontrol edildi. Her şey temizdi. Her şey benim adıma kayıtlıydı. Hukuken Emre o evde sadece bir misafirdi. Yanlışlıkla kendini sahip sanan bir misafir. — Satmak mı istiyorsun? — diye sordu Kemal Bey dikkatle. Bu kelime içime bıçak gibi battı. O evde çocukluğum vardı. Annemin mutfağında öğrendiğim yemekler, babamın beni beklediği avlu… Ama artık anladım ki o ev artık bir sığınak değildi. Emre onu bir “ganimet”e çevirmişti. — Evet — dedim — ama hızlı. Ve onun haberi olmadan. Bana uzun uzun baktı, sonra güvendiği bir emlakçıyı aradı. İki saat içinde bir kadın geldi, evi inceledi, belgeleri kontrol etti. Ve beklenmedik bir şey oldu. Bir alıcı çıktı. Eski bir evi restore etmek isteyen bir iş insanı, evi görür görmez almak istedi. Teklif ettiği rakam beni şoke etti: yaklaşık dokuz milyon TL, peşin ödeme ve noter onayıyla. Bir an durdum. Ama artık karar vermem gerekiyordu. İmzaladım. Her imza bir vedaydı. Eve. Evliliğe. Ve “katlanmak sevgi demektir” sanan o kadına. Sonra bankaya gittim. Tüm hesaplarımı kapattım, parayı yeni ve güvenli bir hesaba aktardım. Emre hiçbir yerde yoktu. Yıllarca her şey onunmuş gibi davranmıştı. Ama aslında hiçbir şey onun değildi. Dışarı çıktığımda akşam güneşi yüzüme vurdu. Korku yoktu artık. Sadece bir boşluk… ve özgürlük. Eve Emre gelmeden önce döndüm. Her zamanki gibi yemek yaptım: mercimek çorbası, et sote, sıcak ekmek. O geldi, şikâyet ederek içeri girdi. — Trafik mahvetti beni — dedi. Beni öptü. Ben gülümsedim. Hiçbir şey bilmiyordu. Masada yemek yerken geleceği planlamaya başladı. — Anneme gideceğiz hafta sonu — dedi — sonra da tapuları hallederiz artık. Elimi tuttu. — Bu bizim iyiliğimiz için Elif. Sana bir şey olursa sorun çıkmasın. İçimde neredeyse gülmek geldi. — Tabii — dedim — yakında bakarız. Gözleri parladı. Kazandığını sandı.
- O gece uyumasını bekledim. Emre her zaman sırt üstü, ağır nefeslerle uyurdu. Saatlerce tavana baktım. Saat iki olunca kalktım. Sessizce valizimi hazırladım. Kıyafetler, belgeler, annemin küçük bir fotoğrafı ve birkaç hatıra… Ama sahte hayatıma ait hiçbir şey yoktu. Masaya kısa bir not bıraktım: “Bana gerçekte kim olduğunu öğrettiğin için teşekkürler.” Kapıya yürüdüm. Bahçedeki begonviller rüzgârda sallanıyordu. Duvara dokundum. — Affedin anne… baba… ama ben yaşıyorum. Kapıyı kapattım. Köşede bir taksi bekliyordu. Sürücüye Şişli’de küçük bir otelin adresini verdim. Geriye bakmadım. Sabah Emre uyandığında beni bulamadı. Notu okudu ve önce güldü. Bunu bir kriz sandı. Ama dolapları açtığında boşlukları görünce, kasayı kontrol ettiğinde hiçbir şey bulamayınca, gülüşü bağırışa dönüştü. Annesini aradı. — Gitti! Her şeyi aldı! Ayşe Hanım’ın ilk sorusu “iyi mi” olmadı. — Aptal! İmzayı almadan ne yaptın! Emlakçıya koştu. Ama çok geçti. — Ev yasal olarak Elif Hanım tarafından satıldı. Bankaya gitti. Hesapları yoktu. Ve en sonunda avukat Kemal Bey aradı: — Emre Bey, size boşanma davası tebliğ edilecek. Müvekkilimle iletişime geçmemenizi tavsiye ederim. Uzun bir sessizlik oldu. Emre o an anladı. Ben kaçmamıştım. Ben bitirmiştim. Ama asıl gerçek henüz ortaya çıkmamıştı… Ve bu gerçek, annesinin yıllardır sakladığı sırdı… PARÇA 3 Sır, babamın eski dostu olan avukat Kemal Bey’in evrakları düzenlerken bulduğu eski bir dosyanın içinde ortaya çıktı. Babamın belgelerinin arasına, yıllardır hiç açılmamış bir zarf gibi saklanmıştı. Beni telefonla aradı ve ofisine çağırdı. İçeri girdiğimde yüzü ciddiydi. — Elif… babanız Emre hakkında araştırma yapmış. Kalbime bir yumruk yemiş gibi oldum. — Ne? Kemal Bey dosyayı açtı. İçinde eski mesaj kopyaları, banka hareketleri ve Ayşe Hanım’ın eski bir komşusunun yazılı ifadesi vardı. Hepsi aynı şeyi söylüyordu: Emre ve annesi, bana çok daha önceden yaklaşmışlardı. Emre’nin yıllar önce Kadıköy’de çalıştığım küçük bir kafeye “tesadüfen” gelmesi bir tesadüf değildi. Benim hayatımı, ailemi, o evi bilmesi de. Ayşe Hanım, uzaktan bir akrabam aracılığıyla ailemi öğrenmişti. Tek çocuk olduğumu, babamın eski bir evi olduğunu ve o evin bir gün tamamen bana kalacağını biliyordu. Benim evliliğim aşk ile başlamamıştı. Hesapla başlamıştı. Belgelerin içinde sessizce oturdum. Bir insanın eşinin seni artık sevmediğini öğrenmesi başka bir şeydi. Ama hiç sevmediğini, sadece planın bir parçası olduğunu anlamak bambaşka bir şeydi. Kemal Bey sesi alçalttı. — Babanız şüphelenmiş ama siz çok sevdiğiniz için size hemen söylememiş. O yüzden her şeyi koruma altına almış. Orada ağladım. Emre için değil. Babam için. Bana yıllarca “Hiçbir şeye imza atmadan önce oku” diyen, “Aşk bile seni korumaz” diyen babam için. Babam beni, öldükten sonra bile korumuştu. Bu bilgilerle boşanma süreci tamamen değişti. Artık sadece bir ayrılık değildi. Aynı zamanda bir mal varlığına yönelik bilinçli manipülasyon davasıydı. Kemal Bey tüm resmi bildirimleri yaptı, tehditleri kayda geçirdi ve Emre’ye açıkça uyarı gönderdi. — İletişime geçerseniz ciddi sonuçları olur. Emre ise kontrolünü kaybetti. Önce farklı numaralardan aradı. “Konuşalım Elif, hata yaptım.” Sonra suçu annesine attı. “Beni o doldurdu.” Sonra tehdit etmeye başladı. “Böyle yaparsan pişman olursun.” Hiçbirine cevap vermedim. Ayşe Hanım da devreye girmeye çalıştı. Bana el yazısıyla bir mektup gönderdi. Dışarıdan bakınca “fedakâr anne” gibi görünen o soğuk, hesaplı tonla yazılmıştı. Evliliğin sınavlardan geçtiğini, “iyi bir kadının evini terk etmeyeceğini” söylüyordu. Sonuna şunu yazmıştı: “Eğer onu gerçekten sevdiysen, ona ait olanı geri ver.” O cümleyi üç kez okudum. “Ona ait olan.” Sanki hayatım birinin adına yazılmış bir borçmuş gibi. Mektubu sakladım. Özlemle değil. Delil olarak. Günler geçtikçe Emre daha da yalnızlaştı. Eski arkadaşları farklı şeyler anlatmaya başladı. Komşular onun değiştiğini, annesiyle sokakta tartıştığını, ben evde yokken ev hakkında sorular sorduğunu söyledi. Maskesi hızlı düştü. Ev yeni sahibine teslim edildi. Ben orada olmadım. Kapının kapanışını görmek istemedim. Annemle babamın evini hatıralarımda bırakmayı seçtim. Paranın bir kısmıyla Ankara’da küçük bir daire aldım. Lüks değildi ama ışığı vardı. Sessizdi. Balkonuna fesleğen, lavanta ve küçük bir begonvil koydum. İlk gece yerde bir yatakta uyudum ve buna rağmen Emre’yle geçirdiğim tüm yıllardan daha huzurluydum. Boşanma süreci hiçbir şey alamadan sonuçlandı. Tazminat istedi, “mağdur eş” rolü oynamaya çalıştı ama belgelerin, tarihlerin ve delillerin karşısında hiçbir şey yapamadı. İmzayı attığında yüzü bembeyazdı. Ayşe Hanım dışarıda onu bekliyordu ama artık bağırıyorlardı. Teselli yoktu. Açgözlülük onları da yutmuştu. Aylar sonra eski bir komşum yazdı. Emre’nin küçük bir eve taşındığını, sürekli annesiyle kavga ettiğini, işini kaybettiğini söyledi. Hiçbir şey hissetmedim. Ne sevinç ne üzüntü. Sadece uzaklık. Gerçek adalet her zaman bağırarak gelmez. Bazen insanı kendi yaptıklarının içinde yalnız bırakır. Terapilere başladım. Tasarımıma geri döndüm. Arkadaşlarımı yeniden buldum. Tek başıma sinemaya gitmeyi, telefona bakmadan yemek yemeyi, merdiven sesi duymadan uyumayı öğrendim. Bir gün eski bir fotoğraf buldum: düğünüm. Emre kolumu tutuyor, ben gülümsüyorum. O kadına uzun süre baktım. Sonra yırtmadım. Sadece çöpe attım. Sessizce. Öfkeyle değil. Çünkü bazı acılar bir gün sadece önemini kaybeder. Bir kadın girişimci toplantısında hikâyemi isim vermeden anlattım. Bitince bir kadın yanıma gelip ağladı. — Ben de eşimin imzalatmak istediği bir şeyden korkuyorum — dedi. Elini tuttum ve babamın bana söylediğini söyledim: — Aşk, seni savunmasız bırakmanı istememeli. O gün anladım ki hikâyem sadece bana ait değildi. Emre benim güvenimi, emeğimi ve hayatımı kullanabileceğini sandı. Ayşe Hanım sessiz bir kadını kolay hedef sandı. Yanıldılar. Çünkü bir kadın geç uyanabilir… ama gerçekten uyandığında artık eski hayatına geri dönmez. Bir ev kaybettim. Ama adımı, huzurumu ve hayatımı geri aldım. Ve bunu hiçbir erkek, hiçbir yalan, hiçbir ihanet geri alamaz.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Benzer Galeriler
-
Kılıçdaroğlu’nun Basın Danışmanı Atakan Sönmez
-
Bayraktar Çifttinin Kızı Oldu
-
Tarım ve Orman Bakanlığının Yayınladıgı Liste
-
Üvey Babam Ben Okuyabileyim Diye Herşeyini Feda Etti
-
Düğünün ertesi sabahı, kayınvalide elinde bastonla gelini uyandırmaya geldi.
-
Yorgun bir baba akşam saat 8’de eve döndü; komşu kadın ona, “Kızınızın çığlıkları evden geliyor” dedi


