DOLAR
Alış: 44.77
Satış: 44.95
EURO
Alış: 52.68
Satış: 52.89
GBP
Alış: 60.39
Satış: 60.84
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
21.04.2026
109 Görüntüleme
Her Gün Sınırda Bisikletiyle Kum Taşıyan
- Sınır kapısında görevli bir gümrük memuruydum. Her gün, kapı açılır açılmaz aynı yaşlı teyze, gidonu eğri, pedalları gıcırdayan eski püskü bisikletiyle sınır kapısına gelirdi. Bisikletinin ön sepetinde ise her zaman sağlam ve düzgünce bağlanmış bir çuval kum olurdu. Başlarda ona pek dikkat etmedim. Sınırdan gelip geçen bir sürü tuhaf insan vardı sonuçta. Ama her Allah’ın günü o aynı kum çuvalıyla gelmeye başlayınca kafamda deli sorular dönmeye başladı. Çuvalı her seferinde didik didik arıyordum. Kumu yere döküyor, çuvalın dibini yokluyor, gizli bir bölme arıyordum. Ama yok, sadece sıradan gri bir kumdu! Birkaç hafta sonra amirlerim de durumdan şüphelendi. Kaçakçılık veya daha kötü bir şey olabileceği şüphesiyle kumdan numuneler alıp laboratuvara gönderdik. O ise kaldırıma oturup hiç şikayet etmeden sakince beklerdi. Bir gün dayanamayıp, “Teyze, bu kadar kuma ne gerek var?” diye sorduğumda omuz silkip, “İhtiyacım var oğlum, onsuz yapamam,” derdi. Laboratuvar sonuçları hep aynıydı: İçinde hiçbir yabancı madde, değerli metal veya yasaklı madde yoktu. Sadece kumdu. Yıllar yılları kovaladı. Ben yaşlandım, sonunda emekli oldum. Yaşlı kadın bisikletiyle gelmeye devam etti ta ki bir gün aniden ortadan kaybolana dek. Aradan çok uzun yıllar geçti. Bir gün küçük bir kasabanın sokaklarında ağır ağır yürürken tanıdık bir silüet gördüm. Yanında eski bisikletiyle yürüyen, iyice yaşlanmış ve beli bükülmüş o teyzeydi! Hemen yanına yaklaşıp, “Teyze… Benim, hatırladın mı?” dedim. Uzun uzun yüzüme baktı, sonra hafifçe gülümsedi. “Ah oğlum… Sen de yaşlanmışsın.” Dayanamayıp yıllardır içimi kemiren o soruyu sordum: “Teyze, artık emekliyim, kimseye söylemem. O çuvalla sınırdan her gün bir şey geçiriyordun. O kumu defalarca laboratuvara gönderdik ama hiçbir şey bulamadık. Gerçekten ne kaçırıyordun?” Yaşlı kadın önce kahkahalara boğuldu, ardından yıllarca hepimizden sakladığı o büyük sırrı sonunda ağzından kaçırdı. Duyduklarım karşısında şoktan adeta taş kesildim! Yıllar boyunca hepimizin gözünün içine baka baka, burnumun dibinden büyük bir ustalıkla kaçırdığı o akılalmaz şey neydi? O an, o dar ve parke taşlı kasaba sokağında zaman benim için adeta durdu. Rüzgarın uğultusu kesildi, etraftaki insanların telaşlı adımları yavaşladı. Karşımda duran, beli bükülmüş, yüzü yılların derin çizgileriyle kaplı bu masum görünümlü yaşlı kadının dudaklarından dökülecek o kelimeleri duymak için bütün bedenimle ona odaklanmıştım. Meslek hayatım boyunca gözümden hiçbir şeyin kaçmadığıyla övünürdüm; uyuşturucu baronlarını, sahte pasaportla sınırı geçmeye çalışan uluslararası suçluları tek bir bakışlarından, titreyen ellerinden, terleyen alınlarından tanırdım. Ama o… O, yıllarca her sabah o gıcırdayan pedallarıyla koca bir sınır güvenlik teşkilatını parmağında oynatmıştı. Teyze, yılların verdiği o yorgun ama bir o kadar da zeki bakışlarını gözlerimin içine dikti. Göz kenarlarındaki kırışıklıklar derinleşerek iyice belirginleşti ve dudaklarından dökülen o kıkırdama, adeta genç ve yaramaz bir kız çocuğunun kahkahasına dönüştü. Elindeki o paslı, eski bisikletin gidonunu nazikçe okşadı. “Ah benim güzel oğlum,” dedi, sesi hem şefkatli hem de alaycıydı. “Siz üniformalı adamlar… O kadar ciddi, o kadar kuralcı, o kadar şüphecisiniz ki, burnunuzun ucundaki koca bir fili bile göremezsiniz. Çünkü size her zaman filin ne renk olduğuna, ne yediğine, sırtında ne taşıdığına odaklanmanız öğretildi.” Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsun teyze? Ne fili? Biz sadece çuvaldaki kumun içinde ne aradığımızı biliyorduk. Altın aradık, elmas aradık, mikroçipler aradık, uyuşturucu aradık… O kumun moleküllerini bile inceledik yahu!” Teyze başını iki yana salladı, yüzündeki gülümseme daha da genişledi. “İşte tam olarak bundan bahsediyorum,” diye fısıldadı. Etrafa kısa bir bakış atıp bana biraz daha yaklaştı, sanki devlet sırrını paylaşıyormuş gibi sesini iyice alçalttı. “Siz o kadar çok o kum çuvalına odaklanmıştınız ki, her gün, ama her Allah’ın günü kumu yere döktünüz, elediniz, laboratuvarlara gönderdiniz. Kumun içinde bir şey gizlediğime o kadar emindiniz ki…” Nefesimi tuttum. “Eğer kumun içinde bir şey yoksa,” diye kekeledim, beynimdeki çarklar yirmi yıl sonra ilk defa doğru yöne doğru dönmeye başlamıştı. “Eğer o çuval sadece bir dikkat dağıtıcıysa… Sen… Sen o sınırı her gün nasıl…” “Ben kum kaçırmıyordum canım oğlum,” diyerek sözümü kesti teyze. Gözlerindeki o muzip parıltı şimdi koca bir zaferin ışıltısına dönüşmüştü. Eliyle yanında tuttuğu o eski, paslı iki tekerlekli aracı işaret etti. “Ben bisiklet kaçırıyordum.” Beynimden vurulmuşa döndüm. Olduğum yerde sarsıldığımı, dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. “Bisiklet mi?” diye fısıldayabildim sadece. Sesim benden tamamen bağımsız, inanamayan boğuk bir yankı gibi çıkmıştı..
- “Evet, bisiklet,” dedi teyze büyük bir gururla. “Her gün, o sınır kapısına geldiğimde altımda farklı bir bisiklet vardı. Hepsi o kadar eski, o kadar döküntü görünüyordu ki, hiçbirinizin aklına o külüstürlerin aslında benim asıl malım olduğu gelmedi. Siz benim getirdiğim o ağır kum çuvalıyla boğuşurken, ben her gün sınırı yepyeni bir bisikletle geçiyordum. Sınırın diğer tarafında, bisikletleri parçalayıp yedek parça olarak veya toparlayıp ikinci el olarak satan bir tanıdığım vardı. O bana çalıntı veya kaçak bisikletleri temin eder, ben o döküntüleri her sabah o gümrük kapısından geçirirdim. Kumu oraya döküp boş çuvalla ve cebimde günlük yevmiyemle akşam otobüse biner, kendi tarafıma geri dönerdim. Ertesi sabah, yine gidonu eğri, pedalı gıcırdayan ‘başka’ bir bisiklet ve yeni bir kum çuvalıyla karşınızda olurdum.” Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Koca bir gümrük teşkilatı, eğitimli köpekler, X-ray cihazları, kimya laboratuvarları, kelli felli müdürler, tecrübeli amirler… Hepimiz, ama hepimiz bu yaşlı, beli bükük teyzenin hazırladığı o kusursuz illüzyonun içine düşmüştük. Bize şüphelenmemiz için bir hedef vermişti: Kum. Ve biz o kumu incelerken, o asıl malı, yani bisikletleri kelimenin tam anlamıyla bacaklarının arasında, gözümüzün içine baka baka sınırın ötesine geçirmişti. Kafamın içinde o yıllar, o sabahlar bir film şeridi gibi akıp gitmeye başladı. Gerçekten de, teyze her sınırı geçtiğinde onu yürüyerek geri dönerken hiç görmemiştim. Bisikletleri ne yaptığına, o döküntüleri nerede tamir ettirdiğine hiç dikkat etmemiştik çünkü bizim için tek mesele o çuvalın içindeki gri kum taneleriydi. Bisiklet, sadece o çuvalı taşıyan bir araçtı gözümüzde, asıl amaç değil. Sokağın ortasında, etraftaki insanların şaşkın bakışlarına aldırmadan büyük bir kahkaha patlattım. Bu öyle bir kahkahaydı ki, içinde hem yılların mesleki kibrinin yıkılışı, hem büyük bir aydınlanma, hem de karşımdaki bu muazzam zekaya duyduğum derin saygı vardı. “Sen… Sen inanılmaz birisin,” diyebildim gülmekten yaşaran gözlerimi silerken. “Bizi mahvettin. Koca bir teşkilatı parmağında oynattın.” Teyze de benimle birlikte kıkırdadı. “İnsanların doğası böyledir evladım,” dedi yumuşak bir sesle. “İnsanlar, gözlerine sokulan gizeme o kadar kapılırlar ki, asıl gerçeği, o apaçık ortada duran, en sıradan şeyi görmeyi unuturlar. Ben size sadece görmek istediğiniz şeyi verdim: Gizemli bir kum çuvalı.” Teyze, o paslı, döküntü bisikletinin gidonunu tekrar kavradı. Yavaş adımlarla yürümeye hazırlanırken bana son bir kez dönüp gülümsedi. “Kendine iyi bak gümrükçü bey. Ve sakın üzülme… Bu hayatta bazen en büyük hileler, en masum görünen yüzlerin arkasında saklıdır.” O, dar sokağın taşlı yollarında, bisikletinin o tanıdık gıcırtılı sesleriyle ağır ağır gözden kaybolurken, ben olduğum yerde çakılı kalmıştım. Yıllarca aradığım, peşine düştüğüm, laboratuvarlarda uykusuz kalarak çözmeye çalıştığım o büyük sır, aslında her sabah elimi sürdüğüm, kenara ittiğim, “Şu külüstürü kenara çek teyze” dediğim o demir yığınının ta kendisiydi. Emekliliğimin en büyük hediyesini, o küçük kasaba sokağında, beli bükük bir teyzenin bisikletinin gıcırdayan pedallarından almıştım. Hayat, gerçekten de nereye baktığından çok, neyi görmeyi reddettiğinle ilgiliydi.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


